Türkiye’de televizyon dizileri yalnızca birer eğlence ürünü değil; aynı zamanda toplumsal değerlerin, ilişkilerin ve güç dengelerinin yeniden üretildiği güçlü anlatı alanları. Ancak son yıllarda ekranlara yansıyan hikâyeler, bir başka gerçeği de görünür kılıyor: Şiddetin giderek sıradanlaşması. BAREM Araştırma’nın Marketing Türkiye ve Untold iş birliğiyle gerçekleştirdiği kapsamlı çalışma, televizyon dizilerindeki şiddetin boyutunu ve izleyici algısını verilerle ortaya koyuyor.
2014–2024 yılları arasında yayınlanan 94 televizyon dizisinin incelendiği araştırma, ekranlarda şiddetin ne kadar yoğun biçimde yer aldığını gösteriyor. Analize göre sahnelerin yüzde 49,46’sında orta yoğunlukta, yüzde 32,26’sında ise yüksek düzeyde şiddet bulunuyor. Bu tablo, dramatik anlatının gerilim kurma araçlarından biri olan şiddetin artık istisna değil, neredeyse anlatının ana bileşenlerinden biri haline geldiğini ortaya koyuyor.
Daha çarpıcı olan ise şiddetin nasıl sunulduğu. İncelenen içeriklerde vakaların yüzde 25’inde şiddete “haklı” bir gerekçe sunulurken, yüzde 20,83’ünde herhangi bir gerekçe bulunmuyor. Yüzde 54,17’sinde ise neden tamamen belirsiz bırakılıyor. Başka bir deyişle, izleyici çoğu zaman şiddetin neden gerçekleştiğini bilmeden yalnızca sonucu izliyor. Bu durum, şiddetin dramatik bir araç olmaktan çıkıp görsel bir alışkanlığa dönüşme riskini beraberinde getiriyor.
Araştırma, dizilerdeki şiddetin türlerine de ışık tutuyor. İncelenen yapımların tamamında fiziksel ve ekonomik şiddet unsurlarına rastlanırken, yüzde 97’sinde psikolojik şiddet ve yüzde 34’ünde cinsel şiddet yer alıyor. Kadına yönelik şiddet ise dizilerin yüzde 86’sında görülüyor. Şiddetin en sık rastlanan biçimi yüzde 52,3 oranıyla yumruklaşma ve dayak olurken, ateşli silah kullanımı yüzde 6,7 seviyesinde kalıyor. Şiddet sahnelerinin büyük bölümü ise ana karakterler tarafından gerçekleştiriliyor; bu oran yüzde 71’e ulaşıyor.
Şiddetin ekranda sunuluş biçimi de dikkat çekici. Sahnelemelerin yüzde 52,69’u açık ve detaylı şekilde gösterilirken, yüzde 46,24’ü dolaylı biçimde aktarılıyor. Bu oranlar, dizilerin önemli bir kısmında şiddetin görsel olarak güçlü bir şekilde temsil edildiğini ortaya koyuyor.
Araştırmanın izleyici tarafındaki bulguları da en az içerik analizi kadar dikkat çekici. Türkiye genelinde 1095 kişiyle yapılan görüşmelere göre katılımcıların yüzde 73’ü televizyondan dizi ya da film izlediğini belirtiyor. En yüksek izleme oranı yüzde 77 ile 15–24 yaş grubunda görülürken, tüm yaş gruplarında bu oran yüzde 70’in üzerinde seyrediyor. Bu veriler, televizyon dizilerinin hâlâ geniş bir toplumsal etki alanına sahip olduğunu gösteriyor.
Buna rağmen şiddet sahnelerine yönelik algı karmaşık bir tablo sunuyor. Katılımcıların yüzde 53’ü fiziki saldırı içeren sahnelerden rahatsız olduğunu ifade ederken, yüzde 41’i rahatsızlık duymadığını söylüyor. Cinsiyet farkı bu noktada belirginleşiyor: Kadınların yüzde 69’u bu sahnelerden rahatsız olduğunu belirtirken erkeklerde bu oran yüzde 38’e düşüyor. Silah kullanılan ya da öldürme amacı taşıyan sahnelerde rahatsızlık oranı yüzde 59’a yükseliyor.
Bununla birlikte bazı şiddet türleri izleyici tarafından çok daha güçlü tepkiyle karşılanıyor. Çocuğa yönelik şiddet sahneleri katılımcıların yüzde 91’ini rahatsız ederken, kadına yönelik şiddet söz konusu olduğunda bu oran yüzde 92’ye ulaşıyor. Kadınlarda rahatsızlık oranı yüzde 94’e çıkarken erkeklerde yüzde 90 seviyesinde ölçülüyor. Bu sonuçlar, izleyicinin şiddete tamamen duyarsız olmadığını ancak ekran temsilleriyle karmaşık bir ilişki kurduğunu gösteriyor.
Araştırmanın en dikkat çekici bulgularından biri ise şiddetin sonuçlarının çoğu zaman belirsiz bırakılması. Dizilerin yüzde 74’ünde şiddetin ardından yaşanan sonuçların açıkça gösterilmediği görülüyor. Yalnızca yüzde 17’sinde şiddetin olumsuz etkileri anlatılırken, yüzde 9’unda ise olumlu sonuçlar ima ediliyor. Bu durum, şiddetin dramatik bir araç olarak kullanılırken gerçek hayattaki sonuçlarının yeterince görünür kılınmadığını düşündürüyor.
BAREM Araştırma’nın Marketing Türkiye ve Untold ile hayata geçirdiği farkındalık kampanyası tam da bu noktaya dikkat çekiyor. Kampanya filmi, yıllardır ekranlarda izlenen sahneleri bu kez farklı bir perspektiften ele alarak izleyiciye tek bir soruyu yöneltiyor: “Ekrandaki şiddete dur demenin zamanı gelmedi mi?”
Bugün televizyon dizileri milyonlarca insanın gündelik hayatına eşlik eden güçlü kültürel anlatılar üretmeye devam ediyor. Ancak bu anlatıların içinde yer alan şiddet temsilleri, yalnızca kurmaca bir dramatik unsur değil; aynı zamanda toplumsal algıyı şekillendiren bir dil. Uzmanlara göre şiddet çoğu zaman bir sarmal halinde ilerliyor. Bir türün varlığı diğerini tetikleyebiliyor, psikolojik baskı zamanla fiziksel saldırıya dönüşebiliyor. Üstelik bu döngü yalnızca maruz kalanları değil, tanık olanları da etkiliyor.
Bu nedenle kadına yönelik şiddetle mücadele yalnızca hukuki ya da bireysel bir mesele olarak değil, kültürel ve iletişimsel bir sorumluluk olarak da ele alınıyor. Ekranlarda anlatılan hikâyeler değiştikçe, toplumun şiddete bakışı da değişebiliyor.
Yıl 2026. Teknoloji hızla ilerliyor, dijital platformlar hayatın merkezine yerleşiyor. Ancak gecenin ilerleyen saatlerinde tek başına yürüyen bir kadının hissettiği endişe hâlâ aynı soruyu hatırlatıyor: Toplum olarak hangi hikâyeleri anlatıyoruz ve hangi gerçekleri normalleştiriyoruz? Çünkü bazen bir sahne yalnızca bir sahne değildir; milyonlarca insanın zihninde kalan bir izdir.
reklam filmi:
