Krizlerin En Zor Türü: Planlanamayanlar

Screenshot

Kurumsal iletişim ve halkla ilişkiler alanında çalışanlar için kriz kavramı çoğu zaman öngörülebilir risklerle ilişkilendirilir. Hatalı bir ürün, başarısız bir reklam kampanyası, müşteri memnuniyetsizliği ya da operasyonel aksaklıklar belirli senaryolar üzerinden değerlendirilebilir ve bunlara yönelik hazırlık yapılabilir. Ancak bazı krizler vardır ki ne bir strateji toplantısında öngörülür ne de bir risk raporunda yer alır.

Son günlerde Rahmi Koç’un yaptığı bir konuşma sonrasında başlayan tartışmalar ve ardından Koç Holding tarafından yayımlanan özür açıklaması, tam da bu tür krizlerin güncel bir örneğini oluşturuyor.

Tartışmanın merkezinde yer alan unsur, yıllar boyunca farklı toplumlarda ve kültürlerde çeşitli karakterler üzerinden anlatılmış klasik bir fıkra anlatısıydı. Ancak günümüz iletişim ortamında mesele yalnızca anlatılan bir fıkra olmaktan çıktı ve toplumsal hassasiyetler, kimlikler ve temsil konuları üzerinden değerlendirilmeye başlandı.

İşte tam bu noktada kriz iletişiminin temel dinamiklerinden biri devreye giriyor: Niyet ile algı arasındaki fark.

İletişim profesyonelleri uzun yıllardır aynı gerçekle karşı karşıya. Bir mesajın nasıl verilmek istendiği kadar, nasıl algılandığı da önem taşır. Hatta dijital çağda çoğu zaman belirleyici olan unsur, mesajın niyetinden çok yarattığı algıdır.

Koç Holding’in kısa süre içerisinde özür açıklaması yayımlaması kurumsal refleks açısından önemli bir adımdı. Çünkü özür, kriz iletişiminde en etkili araçlardan biridir. Ancak özrün etkili olabilmesi için yalnızca hızlı olması yeterli değildir. Kamuoyu, özellikle hassas konularda üç temel sorunun cevabını arar: Ne oldu? Neden yanlış bulundu? Kurum bu süreçten ne öğrendi?

Bu soruların net biçimde cevaplanmadığı durumlarda özür metinleri çoğu zaman samimi bir yüzleşmeden ziyade zorunlu bir prosedür olarak algılanabilir. Bu da krizin tamamen sona ermesini engelleyebilir.

Olayın halkla ilişkiler açısından dikkat çeken yönü ise farklı bir noktada bulunuyor. Burada yaşanan durum, bir kampanya hatası ya da iletişim stratejisindeki eksiklikten kaynaklanmıyor. Daha çok kuşaklar arasındaki bakış açılarının, değişen toplumsal normların ve dönüşen medya düzeninin kesişiminde ortaya çıkan bir algı çatışmasını temsil ediyor.

Bugün kurumlar yalnızca ürünleriyle ya da hizmetleriyle değil, temsil ettikleri değerlerle de değerlendiriliyor. Bu nedenle geçmişte sorun olarak görülmeyen birçok söylem, günümüzün iletişim ikliminde farklı sonuçlar doğurabiliyor.

Belki de bu olayın iletişim dünyasına bıraktığı en önemli ders burada yatıyor. Krizlerin en zoru, iletişim ekiplerinin planlayamadığı krizlerdir. Çünkü bazen sorun bir metinde, bir kampanyada ya da bir reklam filminde değil; değişen dünyanın eski alışkanlıklarla karşılaşmasında ortaya çıkar.

Ve kriz iletişiminin başarısı, tam da bu noktada ölçülür. Yapılan ilk hata çoğu zaman belirleyici değildir. Asıl belirleyici olan, o hatanın ardından kurulan iletişimdir.

Çünkü günümüz dünyasında kurumların itibarı yalnızca ne yaptıklarıyla değil, yaşanan kriz anlarında nasıl bir tutum sergiledikleriyle de şekillenmektedir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir